Ne oluyor burada, kim bu adamlar ?
Kardeşliğin köküne kibrit suyu dökmeye ant içmişler gibi saldırıyor. Modern dünyanın darmadağın ettiği algılarımız bizi yanıltmaya her fırsatta devam ediyor. Sanayi İnkılabı, Fransız İhtilali yani bunlara benzer onca şey. Beyinlerimizden başlayıp kalplerimizi de didik didik etti.
Kim bu adamlar, söyleyin bana!
Oğlunu bunca yıl, cefalarla büyüten, anaların-babaların yüreklerini yakan adamlardan söz ediyorum. Kimi kimden ayırmak gerekiyor bu hengamede. Hangi kelimeleri kullanmak, hangi marka çayı içmek, hangi televizyon kanalını izlemek gerekiyor.
“Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim;
Ta boğazıma kadar çıkan deli yağmura.
Tüyüme horozdan çok itimat edeceğim,
İtimat edeceğim şu belalı yağmura.
Ruhumu bayrak yapıp ben teslim edeceğim
Asılmış bir adamın iki eli yağmura.
Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim. “
Şair hangi hengameden bıkmış olmalı ki, artık sadece yağmura tahammül edeceğini söylüyor. Oysa bizim tahammül edeceğimiz bir yağmurumuz bile kalmadı. Yalancı bir bahar havası var dışarıda.
Ne yapmalıyız diye düşünüyorum kaç zamandır. Bu hengameden kurtulmak için ne yapmalıyız. İnsanların ölüm haberleri artık kanıksanmışken, yine anneler ağlarken, alçak-yalancı kameralar okul önlerindeki başörtülüleri, başlarındakini çıkarırken zoomlarken ne yapmalıyız.
Yani Gazze’den, Kenya’dan yani bizim oralardan her gün o malum haberler gelirken ne yapmalıyız.
Heybemi kontrol ediyorum, artık bayatlamaya yüz tutmuş kardeşlik ve anti-emperyalist türkülerimden başka bir şey yok! Türkülerimi güvercin yapıyorum, uçuyorum ufuklara.
“aynalarda unuttuk geçmişin izlerini
kırık dökük her anda kalmışız yalnız
böyle mi olmalıydı
bembeyaz türkülerle bağlandığımız bu hayat”
Nurettin Rençber de boşu boşuna söylüyor aslına bakarsanız. Tıpkı Neşet Ertaş’ın söylediği gibi. Hiç bir halt değişmeyecek, güzelleşmeyecek diyorum kendi kendime.
“ben yokum, beni karıştırmayın” diyor Cahit Koytak. O’nun hali benimkisi. Hayatın da, hayallerinde, aşkların da içine edip çekip gitmek isteği, bilirsiniz hani.
Yani, hala gençler düşüyorsa birer birer toprağa, hala birileri buralarda kendilerini güvercinler gibi tedirgin hissediyorsa, başörtüsüyle kazandığı okuluna gitmek için kapıya gelip, mahçup bir şekilde geri dönüyor, yada ellerini başlarına götürüyorlarsa genç kızlar, bunu gören kameralar adi, aşağılık bir suçluyu yakalamış gibi zoomlanıyorsa, hala çocuklar ölüyorsa dünyanın her hangi bir yerinde, hiç bir bok değişmeyecek diyorum kendi kendime.
Tekel özelliştirmesine karşı protesto gösterisi düzenleyen işçileri o soğukta tazyikli suyla döven çevik kuvveti yazmıştım aslında. Sildim sonra. Sanki ben yazsam polis copları artık kimsenin kafasını parçalamayacak. Sanki ben yazsam polis neo-kapitalizmin bekçiliğini yapmaya devam etmeyecek dedim kendi kendime.
Yazmadım… Siyasi yazılar yazmayı uzun zaman önce bırakmıştım zaten. Bu iki yüzlü politikanın ortasına düşmek istemiyorum artık.
Hepsini aşağılık yaşantılarına terk ettim.
Tekrar merhaba efendim
February 26th, 2008 at 00:35
güzel bir yazı..ama siyasetçilere de o kadar kızmayın içinde olmuşsanız bilirsiniz hepsi aynı deildir.:)..hayırlı akşamlar