Müşerref gitti? Gelen ne?

Tam 9 yıllık bir süreçten sonra Amerika’nın kuklası Müşerref istifa etti.
Nükleer silahlara sahip dünyanın tek Müslüman ülkesi Pakistan’ı sakin günler beklemiyor.
Amerika, savaş halinde olduğu Afganistan’a sınır komşusu olan bu ülkeyi kolayca terk edebilir mi?
Elbette hayır.
Bağdat Paktı, Afganistan’ın Rusya tarafından işgalinde oynadığı rol ve 11 Eylül sürecindeki pozisyonu Pakistan açısından “tarihi” hataların yapıldığı kilometre taşları…
Son seçimlerde İslamabad, Karaçi ve Peşaver’de çeşitli görüşlerde onlarca insanla konuşmuştum.
Aralarında Pakistan Ordu İstihbaratı ISI’nın 80’li yıllarda başkanlığını yapan efsane komutanlar, saygın gazeteciler, siyasetbilimciler ve aktivistler vardı.
Pakistan, “kardeş ülke” tanımından çok daha fazlasıyla anlamamız gereken bir model.
Ordunun ve bürokratik elitin İslam kavrayışı ve bu anlamı siyasete modellemeleri sandığımızdan çok daha farklı.
Bu nedenle 11 Eylül sonrasının küresel iklimi hızla yerini bir başka atmosfere terk ederken bölgedeki aktörlerin rolleri de kalıcı olarak dönüşüyor.
Müşerref gibi bir ismin tasfiyesini sadece “ABD adamını sattı” olarak okumak kolaycılık olur.
Obama’nın bile Pakistan’daki (Yanlış okumadınız Pakistan’daki…) hedeflerin vurulması gerektiği yolundaki beyanatları sadece iktidar oyununun cilvesi olarak anlaşılabilir mi?
Afganistan’da bugün NATO’nun Kâbil dışında varlığından veya etkinliğinden söz etmek saflık olur.
ABD ve İngiltere Afganistan’da savaşı kaybetti.
Tuhaf ve muğlak sosyal bir amalgam haline gelen Taliban-El Kaide yapılanması sanılanın çok ama çok ötesinde…
Bölgedeki Batılı istihbarat servislerinin merkeze geçtikleri sağlam gözlem ve verilere dayalı analizlerde özellikle NWFP (Kuzey Batı Federal Bölgesi) ve batısının yüz binlerce İslam savaşçısı için “cennet” olduğundan bahsediliyor.
Pakistan ordu istihbaratı bu anlamda kilit öneme sahip…
Zira Taliban ve El-Kaide’yi yaratan, büyüten ve halen kontrol eden ISI (Pakistan Ordu İstihbaratı) ve şu anda görevde olan komutanların ve alt kadrolarının tamamının gönüllü ABD sempatizanları oladuğunu söylemek çok güç…
Türkiye’nin Pakistan’ı özellikle bundan sonrası için yakın izlemesi gerek…
Mevcut kadro sandığımızdan da yakın izliyor… Hayranlıkla…
Siyasi eliti, AKP’yi yere göğe sığdıramıyor…
Batı basını üzerinden yaptıkları okumada “AKP”, “İslami ajanda”, “Kapatma davası” kelimelerinin vurgusu bile Pakistan’daki hemen her tondaki İslamcı’nın zihininde övgü ve hayranlık dolu yankılar yaratıyor.
Kadersel olarak adeta “ağbi” olarak gördükleri Türkiye fikrinin kendisi ve içinden geçtiği süreç; bizi sarsan bu evrim onlar açısından çok anlamlı…
Ancak izledikleri yola bir parça bakarsak, bunca darbeden, kan ve gözyaşından sonra bu yeni konjonktürde kendilerine bir başka hedef tayin ettiklerini söyleyebiliriz.
O yeni hedefi Türkiye’nin yeni süreciyle kıyaslarsak öncelikle sosyal bir tezat içeriyor.
Bizim Batılılaşma maceramızı, görece daha geniş kitlelere nakşetmiş olmamızdan ötürü, şu anda yaşanan gerilimler Pakistan’da yok.
Pakistan’da sindirilmiş ve yaygın bir İslam var. “Ilımlı İslam” elitte (merkezde?), “radikal İslam” yığınlarda (çevrede?)… Ancak nihayetinde, çok küçük bir kesim hariç İslam pratik olarak kamusalın ta kendisi…
Dolayısıyla 11 Eylül sonrası Müşerref’in reçete olarak uyguladığı hemen her bölgesel askeri adım ciddi tepki çekmiş durumda.
Türkiye, tam anlamıyla ABD eksenine girdi.
Pakistan bu eksenden hızla kayıyor.
Ve her iki süreç, demokrasi içinde oluyor.
Bu nedenle öldürülen Butto’nun eşi Zerdari ve Nawaz Şerif, Batı’ya yaklaştıkları oranda, zaman içinde, tasfiye olacaklar.
Bu sosyal bir gerçekten ötürü kaçınılmaz.
Pakistan, bu nüfusu ve çok ciddi ekonomik sorunları ve nükleer silahları sebebiyle, Batı açısından, bölgenin ciddi bir istikrarsızlık unsuru veya potansiyel tehlikesi…
Bu nedenle özellikle bağımsız Müslüman aydınlarımızın bu süreci iyi tahlil ederek buradan sağlam bir AKP ve Türkiye eleştirisi çıkarmaları gerekir diye düşünüyorum.
İslam dünyasının bu tahlile, şimdi, şiddetle ihtiyacı var.
Serdar AKİNAN / AKŞAM








