Posted: Cihat ARPACIK on Mar 09 | Habercinin Not Defteri
![]()
İnsanlar artık birbirlerinin yüzlerine dahi bakmıyor, konuşurken bile. Her yer iyi giyinimli, deri çantalı, yüzleri traşlı, saçları güzel insanlar, kadın veya erkek, içlerinden ne geçtiği bile belli olmuyor. Hem küfrediyorlar, hem acınacak halleri var her birinin.
Sanki ölmeyecekmiş gibi, ama ölümü gerçekten istiyormuşçasına yaşıyor, istisnasız hepsi.
![]() |
|
|
Cihat Arpacık- cihatarpacik@gmail.com |
Modern yaşam tasarımcıları, uzun zaman önce beynimizde açılan dehlizlere girmek için yemin etmişçesine saldırıyor günümüz insanına. Her sokakta, her köşe başında tüketim tanrıları… İnsanlar artık birbirlerinin yüzlerine dahi bakmıyor, konuşurken bile. Her yer iyi giyinimli, deri çantalı, yüzleri traşlı, saçları güzel insanlar, kadın veya erkek, içlerinden ne geçtiği bile belli olmuyor. Hem küfrediyorlar, hem acınacak halleri var her birinin.
Sanki ölmeyecekmiş gibi, ama ölümü gerçekten istiyormuşçasına yaşıyor, istisnasız hepsi. Modernitenin çıldırtıcı çaresizliği, bizleri içimize kapandırdı. Artık muhabbet etmiyoruz kimseyle. Artık sahte neonların altında fotoğraf makinelerinin yalancı yüzlerine gülücükler dağıtıyoruz. Fast-food, bilişim, liizing, güvenlik kameraları, bil-boardlar hepsi ruhumuzu prangalı - yor. Bizleri, betondan insanlar yapmaya ant içmişler.
Usul usul teslim ediyoruz ruhumuzu, boyun eğiyoruz, modernite tanrılarına kurban olarak sunuyoruz yüreklerimizi. Bizde bu iğrenç çarkta kendimize yer arıyoruz, arıyoruz, arıyoruz… Bulamayanlar; Yani hisse senetleri olmayan, morgıç kredisinin ne olduğunu bilmeyen, mahalle bakkalına olan veresiye borcundan başka, hiçbir bankadan kredi almayı beceremeyenler ne yapacak bu iğrenç, bitimsiz, çıldırtıcı oyunun içinde. Onların çocukları ne yapacak.
Liderler onları bekliyor işte. Reisler, başkanlar yani anlarsınız ya. Ya da, belki daha iyi, belki de kötü bilmiyorum, ‘rent a car’dan alınmış kiralık doğan görünümlü şahinin içinde esrar, bira, Müslüm, Orhan ve sevdikleri kızların hayalleri, belki fotoğrafları, cep telefonlarıyla çekilen. Zengin olma hayalleri falan filan…
Süleymaniye Camii’nden Cağaloğlu’na inerken düşündüm bunları. Aklıma efsaneler de geldi, en azından bu iyiye işaret, Hint efsaneleri… Sonra Fransuva-Kanuni ikilisi, aslında çok iyi iki arkadaş olabilirlerdi diye düşünmedim de değil. Sonra Cahit Zarifoğlu, “bunları çabucak geçelim sevgilim” diyince, yani önüme bankaların soğuk çıldırtan duvarları çıkınca, bil-boardlar önümü kesince, daha kötüsü bu hengâmenin içimize ne denli işlediğini anlayınca büyük bir karamsarlığa kapıldım…
Yüzünü duvara dönen bir serçenin yaşadıklarıydı aslında bunlar. Geceleri, en iyi dostları olan köpekleriyle muhabbet eden insanların, hafta sonu kahvehaneleri dolduran, akşam olunca marketten çocuklarına gofret götüren adamların, bir türlü hacca gidemeyen amcaların hikâyesiydi. Ağlamayı unutmayanların hikâyesi yani… “ve bunları çabucak geçelim sevgilim”
1 Comment so far
bir binanın tepesine çıkıp yazını tekrar okumak için hayata tutunan bir adamın serzeşine benzettim. bu kadar hengamede böyle bir yazı yazmışsınız gerçkten ilginç
teşekkür etmekten başka yazacak kelime bulmakta zorlanıyorum