Hayalimdeki İstanbul…

istanbul1.jpg

İstanbul; peygamber efendimizin dilinden çıkan şehir isimlerinden birisi… Ve buna dayanarak diyoruz ki Mübarek Şehir!.. O Fatihin İstanbulu… O Kutlu Komutanın Şehri… Hadislere konu olan komutanın yari…

Müjdelenen bu şehir İstanbul şimdilerde bu övgüleri ne kadar hakediyor tartışılır tabiiki… Herkes bunun farkındaydı, ancak istanbulu bu kadar değiştiren neydi bu kadar sene boyunca? Bir istabul sevdalısı olarak kendime soruyorum uzun zamandır. Ama acı ve hüzünlü cevaplar almaktan kaçınamıyorum. Ve farkındamısınız bilmiyorum ama İstanbul konuşan şehirlerden birisi.

Evet yanlış okumadınız İstanbul konuşuyor… Dinlemek için ilk bulduğunuz sura kulağınızı dayamanıza gerek olmayan; bir ses ve ağlamaklı bir uğultu taşıyan bu peygamber şehri ağlıyor…

O kadar özlem duyuyorum ki bu peygamber şehrine… Nedeni nedir bilinmez ama bildiğim bir ayrıntı var ki; kalbim bir farklı atıyor bu şehirde, göğsüme ayrı bir hava doluyor bu şehirde, hüznümde ayrı oluyor bu şehirde…Son gittiğimde neredeyse indiğimde toprağı öpecektim. Ama toprağı öpmek için ancak betonların olmadığı ve içinde yalancı gülüşleri olmayan insanların olmadığı bir yere gitmem gerekiyordu.

Aklıma birden camiler geldi. Evet camiler olmalıydı. Kutlu havaları, cümbüş alanına dönmüş cemaatinin avluda oturup muhabbete daldığı camiler olmalıydı. Çok geçmeden ezan-ı muhammedi çağırdı. Çağrıya kulak vererek koşa koşa gittim kutlu mekana…

Ancak camiden giriş boyunca ve namazın kılınması sonrasına dek cemaatin tedirgin halinden tutun da camiinin etrafında ve avlusunda artık sadece evcil hayvanların olmasına kadar herşey birer birer yutkunmama sebep oluyordu. İnsanın bu manzara karşısında gözlerinin dolmaması içten bile değildi. Merakım ve hayal kırıklığım gittikçe artıyordu. Çünkü kendime inanamıyordum. Kendi duygularıma hakim olamıyordum. Vakit namazlarında bile dolup taşmasını hayal ettiğim istanbul camiileri artık bomboş…

Artık oranın emanetçileri birkaç tane kedi ve evcil hayvan…Çok geçmeden İstanbulda olan gezintim başladı. Sokak sokak yürüyordum. Her sokağında yapılan hayat mücadeleleri, çocukların cıvıltısı, bu kutlu havanın teneffüsü… Hepsi ayrı birer tad almama sebeb oluyordu. Ancak hâlâ aklım camideydi. Şu an camide olması gereken cemaat neredeydi? Neredeydi bu müslümanlar? Neden bu kadar boştu o saflar? Bu kadar çok değil miydi acaba sayımız?

Bunları düşünürken yanımdan hızla koşarak yaşıtlarımda birisi geçti. Elinde anlam veremediğim ancak çanta diye tahmin etttğim bir şey vardı.Arkasından da yardım feryatları… Akabinde gelen polis sesleri ile irkildim. “Durdurun onu, Kaçıyor!” … Aman allahım n’oluyoruz? diyerek istanbul gibi bir metropolde bu tür karmaşaların ve problemlerin olabileceğini normale indirgeyerek devam ettim yoluma.

Bu hengameden kurtuldum ancak susadığım farkederek ara sokaklardan birinde bir bakkala girdim. Bakkal amca diye hitap edilen tatlı gülüşlü, sevecen, kulağının arkasında kalemi olan, mavili bir elbise ile beklediğim ve hayal ettiğim bir adamın aksi çıkmıştı karşıma… Beklediğimin aksine basit yapılı, somurtkan, oldukça sinirli ve kıpkırmızı olan suratıyla gelen çocukları kovuyordu. Bir yandan da işine devam ediyordu.

Samimiyet kurmak ve aynen samimi bir cevap alabilmek için “Selamün Aleyküm” ile giriş yaptım. Yine istanbul Avrupa şehridir o yüzden selama karşılık vermez de “Merhaba, Hoş geldin” dese kâfidir diye düşünürken, elimdeki kitaplardan yola çıkarak, “Eğer veresiye için geldiysen, veresiye filan yok! Hele öğrenciysen ki öyle görünüyorsun size hiç yok!” diyerek karşılık verdi.

Ağzımı açıp “Ama Amca…” diyemeden sözümü kesti. “Burs falan arıyorsan da onu da vermiyorum, falanca yer veriyor, git onlardan al!” dedi. Kendimden geçmiştim. Misafir olduğum ve peygamber şehri diye geldiğim bu şehirde gördüğüm muameleye şaşırmamak elde değildi. Çok geçmeden içeri giyinimleri çok da hoş olmayan iki bayanın girmesiyle “Hayırlı İşler” diyerek kendimi zor şer dışarı attım. Şaşırmış ve bir o kadar da üzgün olarak yürüyordum. Çok geçmeden sokağın başında bir çeşme gördüm. Oldukça eski olan bu çeşme ilgimi çekmişti, adımlarımı hızlandırmıştım.

Suyun şarıl şarıl aktığını düşündükçe hızlanıyordum. Ayaklarım birbirine dolaşıyordu adeta. Bir insan, bir yudum su için bu kadar heyecanlanır mı? Ama heyecanım su için değildi. Osmanlıdan kalan bir eserin çalışır durumda ve insanlara yarar sağladığını düşündüçe heyecanlanıyordum.Kenarından gördüğüm ve adımlarımın sıklaşmasıyla hemen varabildiğim çeşmeye gelince hayal kırıklığına uğramıştım. Gördüğüm manzara karşısında yarıbüklüm olup yere çökmüştüm.

Çeşmenin suyu akmıyor, üstüne üstlük her yerine zarar verilmiş ve hemen üstüne de siyasi yada politik nedenlerle yazılmış bir yazı vardı. Bir insan ülkesine vereceği bir siyasi mesajı Osmanlıdan kalan bir çeşme üzerine mi yazıyor? Bu kadar mı basitleşmiştik? Orada burada politik mesajlar veren, “Tarihimize değer veriyoruz, onu koruyoruz!” diyen bizler ne kadar korumuştuk bu eseri… O an içimdeki burukluğu tarif edemem. Biraz toparlayarak kendimi bir taksiye attım.

Taksiye biner binmez “Selamün Aleyküm” edasına; “nereye birader?” sualiyle cevap verdi taksici. Bakkalda yaşadığım bu hengameden sonra şaşırmamıştım selamımı almamasına. Gideceğim yeri söyleyerek, yavaş gidebileceğimizi ve etrafın birkaç fotoğrafını çekebilmem için ara sıra durabileceğimizi vurguladım.Taksici yüzündeki kirli sakalını ovuşturarak ve ardından gelen kahkahalarla sonlanan bir durum sergiledi. “Burası İstanbul birader!” ve ardından “Gitmek istediğin yere yürüyerek daha hızlı gidersin” dedi ve gülmesine devam etti kısa bir süre…

Bugün bütün ters ve zıt insanlar beni buluyor diye sabır çekerken taksici gömleğinin cebinden kutusunun rengi, markası tanıdık olmayan bir sigara çıkarttı. Hayatımda hiç sigara kullanmamış olsam da nezaketen de olsa sigara uzatabileceğini düşünmüştüm ve yanıtını “Teşekkürler, kullanmıyorum” olarak verecektim.Ters olan benim ya; cebindeki iri kırmızı ve bastıkça garibime giden bir marşı çalan çakmakla sigarasını ateşledi. İçine kocaman bir çekişten sonra, “Bunlar, falanca yerden geliyor.

Çok ağır ama kafayı buluyorum, dert keder tasa kalmıyor…” şeklinde konuşmaya başladı. İyice sinirlenmiş ve kendimden geçmiştim. Bu yolculuğu bitirmek ve taksiciyi sırf bu hareketinden ötürü cezalandırabileceğimi düşünerek “En yakın mesafede durabilir miyiz? İnmek istiyorum.” Şeklinde konuştum. Hızlı gitmediğimizden midir nedir anlamadığım ve korktuğum bir ani hareketle hemen sağ şeride ve ardından kaldırıma yanaştı.

Arkada ise trafik ihlali yaptığını bağırarak ifade eden ve sinirlenen bir kadın vardı. Camın açık bölmesinden önce sigaranın dumanını üfleyerek, ardından kafasını çıkardı. Suçlu olduğu halde kendisini uyaran bu insana ağza alınmayacak laflar etmeye başlamıştı. Bu arada parayı uzatarak arabadan indim. Kendi kendime diyordum; “Allahım, başka bir şehre mi geldim?” Ama mantığımla, aklımın gayretli çalışması sonucunda İstanbulda olduğumu ne yazık ki bir kez daha idrak ettim istemeyerekte olsa.Yaşadıklarıma bir türlü anlam veremiyordum. Biz mi yanlış öğrendik İstanbulu ve ona ait tarihi?Değişen istanbul muydu?

İstanbullu demeye bin şahit isteyen insanlar mı? Fatihler nerede kalmıştı? Bir zamanların adaletli hükümdarı…

Nerede kalmıştı, Yavuzlar?, Osmanlar?, Mehmedler?Fatihler hırsız olmuştu, çalan çırpan olmuştu. Fethederek alacağı ülkeyi ve halkını önceden uyarıp haklarına girmemek için, onları incitmemek için çırpınan fatih şimdilerde insanların haklarına tecavüz mü ediyordu?Yavuzlar bakkal olmuştu. Hoşgörü ve iyimserliği ile tanıdığımız Yavuz neredeydi?

Neredeydi taşı toprağı altın şehir? Altınlaşan insanların kalpleri miydi? Ama altınlaşıp değer kazanan kalpler değil, uğruna kan dökülen altınlar mı olmuşlardı?Taşlaşmıştı insanlar şüphesiz… Bu kadar tarih gören bu şehir bu muamele karşısında ağlayıp sızlamıyor muydu?Duygularımız, hayatımız, tarihimiz, inanışlarımız bu kadar mı değişmişti? Bu şehrin insanları bu peygamber şehrine böyle davrandıkları için şefaatten mahrum mu kalacaklardı?
Henüz hiç bir şey için geç değil… Biz her şeyden önce insanız. Biz her şeyden önce Osmanlı torunuyuz, biz her şeyden önce müslümanız!
Düşlediğimiz Osmanlı kenti neden olmasın? Eğer olmazsa ve gerçekleşmezse bu düşler; mehmedler, fatihler, yavuzlar haklarını helal ederler mi? Bırakalım helal etmeyi, yüzümüze bile bakmayacak durumdayız…

Sahip çıkamamışız bu kutlu ve peygamber şehrine…Yepyeni bir İstanbul için, yepyeni bir Peygamber şehri için hiç geç değil…

Peygamber efendim Hz. Muhammed (S.A.V) Hadis-i Şerifindeki kutlu komutan Fatih olmaya var mısınız? Yada kıtaları aşan Yavuz? Ya diğerleri?

Millet olarak yapmayı çoğu zaman tembelliğe tercih ettiğimiz bir şey yapalım bugün; Düşünelim!Bir kez daha düşünelim, Bizlere bırakılan kutlu şehir emanetine verdiğimiz ehemmiyeti nelerle ölçüyoruz?Hayalimizdeki İstanbul umudu ile, sevgiyle kalın…

Halid Said ALTUNER / Serzenişler

eposta: halid@halid.org - web: http://www.halid.org/

Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuz yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.

Yorumlar

[…] [vesile]  […]

herkesin hayalinde bir istanbul vardır. herkesin hayalinde bir yar vardır. içten yazılmış bir yazı. duygular karışmış. söz biter burada.

teşekkürler efendim, inşaallah bir daha geldiğimizde böyle şeyleri tahmin dahi edemeyiz…

Keşke İstanbul her zaman hayalimizdeki gibi olsa.
AMA İSTANBUL ARTIK HAYAL EDİLEMEYECEK BOYUTLARDA!!!

merhaba …kızımn ödevini araştırırken tesadüfen yazınızı okudum. inanın başlamamla bitirmem bir oldu. o kadar güzel yazmışsınızki .yaşım çok fazla olmasada bende sizin gibi eskiyi özleyen birisiyim.eskiyi dedim çünkü bunlar eskide kaldı zaman insanları öyle değiştirmişki adeta insanlıklarını almış. değişen istanbul değil insanların kişilikleri ‘insanlıkları’.her zaman söylediğim bir şey vardır:insanlara güzel davranın,arkanızdan hoş bi seda bırakabiliyosanız ne mutlu size. HOŞCAKALIN

Yorum Yazın