September 16th, 2008 için arşiv
Yazar: Mehmet Efe Tarih: 16 Sep 2008

Haber metni şu şekilde ;
”Siyah önlük beyaz yaka… Türkiye’deki eğitim serüveni bu formayla başlamıştı. Yıllar sonra önlüğün rengi mavi oldu, beyaz yaka yine yerini korudu.
Ancak mavi önlük, beyaz yaka artık tarihe karışıyor. Milli Eğitim Bakanlığı 2009/2010 eğitim-öğretim döneminde mavi önlük yerine ilköğretim öğrencilerine forma giydirmeye hazırlanıyor.”
Haberi okuyunca üzüldüm. Mavi önlüğe ayrı bir anlam, ayrı bir değer veren birisi olarak hayal kırıklığına uğradım desem abartmış olmam. Mevcut değişikliğin sebebi ise martılarımızın rahat olması olarak açıklanıyor. Rahat kıyafetler gelecekmiş mavi önlüklerimizin yerine. Kısmen profilini çıkartmış M. Eğitim Bakanlığı. Oldukca soğuk, oldukca samimiyetten uzak, oldukca. . .
Oysa martılarımıza öyle güzel yakışıyorduki mavi renk. . .Hele hele bembeyaz yakalıklarımız ile bütünleşen gülüşler. . . Yakalıklarımızdaki buse tadındaki güllerimiz, bayraklarımız,harflerimiz, lalelerimiz, kelebeklerimiz. . .
Çocuklarımızı oysa martı gibi yolluyorduk okullarına. . .
Neden ?
Ülkemizin çocukları batıdan doğuya masmavi bir ahenk yakalamışken. . . Ülkemizin çocuklarına masmavi bir sevgi,aşk,muhabbet elbisesi giydirmişken. . .
Mavi gözlerimizle bütünleşmişken. . .
Şu kızımızdaki muhabbeti hangi tip kıyafette bulabileceğiz ???

Yüzündeki berraklık, mavi önlüğündeki laleler, yakalarına düşen saçlar. . . Ahh Ruveydaa üzülüyorum senin için. . .
Olmuyor efendim. . . Bu kararı beğenmedim efendim. . . Bu kızımızın üzerinden bu elbiseyi lütfen çıkarmayın. Bu tebessümü bozmayın. Bu ahengi. . .
Ah Rüveyda. . .
Yüzlerce resim arasında kayboluyorum yazı arasında. M. Eğitim Bakanlığının sitesindeki martılarımızdan gözlerimi alamıyorum. Hepsini buraya taşımak istiyorum aslında ama. . .Şu çiçeğimize bakar mısınız ???

Şahsımı büyüleyen bir fotoğraf. . . Babaannesi evinden bir çiçek yolluyor okula. . . El ele tutuşmuşlar. Mavi önlük köprü kuruyor aralarında. . .Önlüğün ortasındaki çiçek durduruyor zamanı. Küçük çiçeğimizin tebessümü. . .
Ahh. . .
Yorumlanamıyor artık bu fotoğraf. . .
Ve kendinizi de buluyorsunuz bu fotoğraflar arasında. . Bu martılar , bu çiçekler, bu tebessümler. . .
Biliyorum. Şu an anlatma zorluğu çekiyorum. Düşüncelerimi tam olarak yansıtamıyorum. . .
Birkaç fotoğraf ile duygularımı yansıtmalıyım o zaman.

………………………………..

Nasıl yorumlayabilirzki bu fotoğrafı ??

Çiçeğimize bakar mısınız ???

Şu muhteşem dağınıklık. Şu muhteşem tebessüm. Mavi hilal, mavi yıldız. . .
Tabiki martılarımıza aşık oldum. Martılarımıza aşığım ama. . . Mavinin sırrını asla inkar edemem. . .
Neyse. . . Bu yazı bitmeyebilir. . .
Sözün özü, Mavi Önlüklerimize dokunmayın !!!
Mehmet Efe Yazıcılar / SerzenislerCom
Yazar: admin Tarih: 16 Sep 2008
Leyla İpekçi - Taraf
12 Eylül’de, darbenin 28. yıldönümünde, Bilgi Üniversitesi’nin Dolapdere kampusünde bir vicdan mahkemesi kuruldu ve darbecileri gıyabında yargılamak için iddianameler okuduktan sonra, darbe mağdurlarının tanıklıkları dinlendi. Gelecek yazımda Orhan Miroğlu ve Salih Sezgin’in tanıklıklarından yola çıkacağım. Ama öncelikle işkence yapanların ve görenlerin tanıklığının neden önemli olduğuna ve bu doğrultuda kurulan komisyona değinmek istiyorum.
Yıllar önce 12 Eylül döneminde işkenceye maruz kalmış arkadaşlarımdan biriyle konuşurken, yaşadığı zulüm ve şiddeti son derece mesafeli bir tonda, sanki bir başkasının başına gelmiş gibi bir ifadeyle anlattığına tanık olmuştum.
Diyarbakır’da, bazılarının PKK’nın doğum yeri olarak adlandırdığı cezaevinin bulunduğu yerde dolaşırken, cezaevinden sağ çıkmış bir mahkûmla karşılaşmıştım. Yaşadığı işkenceyi son derece sakin bir tonda, sanki bir aletin mekanizmasını teknik bir dilde anlatır gibi anlatmıştı.
Bir vakitler kaldığı hücrenin bulunduğu şimdiki harabenin ortasında, ben geçmişin kan ve sidik kokan irinli izlerini arıyordum. Onun içinse işkence halen oradaydı. Alışılmış, kanıksanmış olan acı soğusa da, oradaydı hep.
Aynı şekilde, Lübnan’ın güneyinde bir zamanların ünlü Khaim hapishanesinde yıllarca İsrailli askerler tarafından işkence görmüş bir Lübnanlı tutuklunun işkenceyi anlatışına da tanık olmuştum. Orayı gezmeye gelenlere ölümle dirim arasında gidip geldiği hücreleri gezdirerek bir ören yerini anlatır gibi eksilmeyen bir tebessümle anlatmaktaydı. “Defalarca anlatmak terapi oluyor benim için” diyordu.
İşkenceden sağ çıkmanın çeşitli bedelleri var. Zulmün izlerini yok edemesen de onlarla yaşamayı beceriyorsun belki. Tabii sadece bunu dillendirmek ve bu aşamaya varabilmek bile uzun travmatik bir süreç gerektiriyor çoğunlukla. Ama burada bitmiyor. Tanık olduğunu sadece kendine değil, başkalarına da dile getirmek bir insanlık borcu haline geliyor.
Adalet duygusunun dünyanın neresinde olursa olsun tecelli etmesini bekliyorsun. Suçlunun cezalandırılması için yargılanması gerek. Yargılanmadığı sürece, zorbalıklar hasıraltı edildiği sürece, işkence sürüyor çünkü. Sadece maruz kalanda değil, toplumun her katmanında sürüyor, hepimizin üzerine görünmez ağırlığıyla çökerek.
Zalimin cezalandırılması bu noktada ilk adım. Tabii bu da yeterli değil. İşkencenin, zulmün, şiddetin, saldırganlığın, tahakkümün, aşağılamanın bin bir türüne maruz kaldıktan sonra bunun bir daha hiç olmamasını istiyorsunuz kaçınılmaz olarak. Sadece işkencecilerin cezalandırılmasını değil, nedamet getirmesini, pişman olmalarını temenni ediyorsunuz. Başkalarının da aynı acıya maruz kalmasına razı olamazsınız artık.
Çünkü ayakta kalabilmek ve insan olarak yaşayabilmek için ‘iyi’ olanın toplumun her katmana yayılmasını beklemek, ‘güzel’ olanı herkes için talep etmek ve güzelliği birlikte çoğaltmayı arzulamak gibi bir özelliği var insanın. Asli tabiatımıza kodlanmış bir nitelik bu:
Haksızlıklara karşı direniş ancak o vakit gerçekleşecek, ancak o vakit her şey yerli yerine konacak. Ve vicdanın ölçüsü adalet olacak. Bu beklenti, adaletten umut kesmemenin karşı konulmaz bir ihtiyaç, bir var olma ve kendini var kılma hali olduğunu hatırlatıyor belki de bize.
Demek ki işkenceden sağ çıkmak kısa ya da uzun vadede yeni –daha kapsamlı- bir gelecek zaman tasavvuruna taşıyor insanı. Belki de dilek şart, istek, gereklilik ve emir kiplerine yaklaştırıyor aslında. Olmasa diyorsun, olmamalı, olmasın bir daha.
İşte diğer darbe ülkelerinde de örnekleri olan komisyonlardan biri, 78’liler Girişimi tarafından kuruldu. Gerçekleri Araştırma ve Adalet Komisyonu, “hukukun amacının gerçekleştirilmesi, adaletin sağlanması talebi”yle oluşturulmuş bir sivil toplum hareketi. İşkencede meydana gelen travmanın sağaltılmasını toplumsal barışa giden temel yollardan biri olarak niteliyor. Ve ilk adım olarak 12 Eylül öncesi ve sonrasında Diyarbakır Cezaevi’nde yatan, işkence gören, yakınları kaybolanların tanıklığına davet ediyor herkesi.
Komisyon ayrıca, şiddete maruz kalanlar kadar şiddeti uygulayanların da aynı zulmün bir parçası olduğundan hareketle, işkencecileri de yüzleşmeye davet ediyor. 1980-84 yılları arasında çocuk ve kadın koğuşlarında kalanların yanı sıra, Diyarbakır 5 No’lu Askerî Cezaevi’nde bulunan gardiyanların, doktorların, mahkeme heyetinde ve adli tıpta görev yapmış olanların da başvurusunu bekliyor.
Başvuru adresi: İstiklal Caddesi, Alyon Geçidi, Merkez apt. No: 4, Kat: 2 Beyoğlu, İstanbul (www.gercekveadalet.com)
lipekci@yahoo.com
Yazar: admin Tarih: 16 Sep 2008
Akif Emre - Yeni Şafak
Her sabah köşede gelip geçeni umursamayan ama belli bir nezaket ölçüsünde izleyen duruşuyla tezgahının başında görürdüm. Kırık dökük küçük iskemlesine oturmuş tezgahta kalan simitleri düzeltir bulurdum hep. Gelip geçene satıcı gözüyle bakmaz, kendi halinde bir şeylerle oyalanır bulurdum hep.Tanıdık müşterilerinin gözünün içine bakarak “bu sabah da almıyor musunuz” baskısından kaçınmanın bir yolu olduğunu düşündüm. Selam verdiğinizde sessiz bir nezaketle alır ama hiçbir zaman tipik simitçi tavrını takınmazdı. “Buyurun, taze simit” türü bir tezgahtarlık yaptığını hatırlamıyorum. Müşterisi yoksa o, şehrin en işlek caddesindeki köşe başında oturur eline tutuşturulmuş gibi tuttuğu gazetesini okur bulurdum.Bazen simit tezgahının başında bulamadığım olurdu. Beklemek zorunda kaldığım çok olmuştur. Koşarak gelir kendine özgü sessiz nezaketiyle “buyurun” derdi. Koşarak gelişi bir müşteriyi kaçırmaktan yahut yalnız bıraktığı tezgahının başına bir iş geleceği endişesinden çok orada, camekanlı simit tezgahının başında sizi bekletmeme kaygısından kaynaklandığı hissine kapılırdınız. Bunu hissederdiniz, tüm sermayesi simitlerini, o günkü satıştan elde ettiği bozuk paralarını biriktirdiği kutuyu caddenin ortasında bırakıp gitmesinden bu anlamı çıkartırdınız.
Sabahları erken gelen ilk partiye yetişememişseniz saat 10′dan sonra fırından yeni çıkan ikinci parti sıcak simit için sipariş verebilirdiniz. Büyük iş merkezlerinin katlarına hızla tırmanır kaç simit istemişseniz soğumadan poşet içinde getirirdi. Bu arada tezgahını, simitleri ve bozuk para kutusuyla birlikte bu devasa şehrin kalabalığına terk eder, tavırlarından bir şey olacağı endişesi taşımadığını rahatlıkla çıkarabilirdiniz.
Bir ara okullar tatil olduğunda ilk okula giden oğlu yardımcı olarak geldi yanına. Arasıra tezgahı oğluna emanet ettiği de oluyordu.
Geçmiş zamanlardan kalma bilge, yaşlı, piri fani ihtiyardan bahsettiğim sanılmasın. Orta yaşlarda hafif minyon, kıpkırmızı yanakları en küçük tepkide renklenen bir modern şehir satıcısı… Biraz mahcup, sessiz kendi halinde, uyuşuk değil ama dünyaya fazla metelik vermeyen, yırtıcı bir esnaf görüntüsünden uzak ama ekmeğini çıkarmak için alın teri döken bir görünümü vardı.
Herhalde hayatımda ilk defa son bir yıl içinde sabahları düzenli simit almaya başladım. Kimileri çay simit nostaljisine bayılsa da ben pek hazzetmedim. Simit tadı hiç çekici gelmemiştir. Ama sadece bu adını bile daha bilmediğim simitçiden sıcak simit almak için tezgahın başında bazen sıra bekledim bazen sabırla orta yerde bıraktığı tezgahının başına dönmesini bekledim kaldırımın ortasında.
Ramazanın ilk günü hafta başı sabahı o köşeye vardığımda bir şeyin eksik olduğunu fark ettim. Simitçi yoktu. Hayır, sadece simitçinin kenidisi değil tezgahı da yoktu. O an oruç olduğumu hatırladım.
Ramazan geldiğinden beri simitçinin köşesi boş.
Hayatını simit satarak kazanan birinin Ramazanda çalışmama lüksü olabilr miydi?
Kendisi oruç tutuyor diye oruç tutmayanları sabah çay-simit zevkinden mahrum bırakmaya hakkı var mıydı? Böyle ramazanda simit satmayarak oruç tutmayan vatandaşlarımıza dolaylı baskı uygulamış olmuyor muydu? Ne yani, sabahın erken saatlerinde kahvaltı yapmadan yola çıkıp yoğun trafikte ofislerine gelen insanlar çaylarının yanında alıştıkları damak tadını bozmak zorunda mı kalacaklardı?
Tüm bu sorular karşısında bu simitçinin ramazan eylemini nasıl değerlendirmeli? Belli ki bu ekonomik şartlarda rasyonel bir izahı yok bu davranışın.
Her şeyden önce oruçlu olduğum halde ilk bana orucu, ramazanı hatırlattı. Onun o gün, o köşe başında olmayışı ile sokakta, meydanda, işyerinde, otobüs duraklarında ramazanın geldiğini hatırlatan bir boşluk bırakmıştı. Hayatımıza adeta bir işaret bırakan bu çekiliş, aslında hayatımıza giren, gelen ve dolduran ramazana yer açmak isteyen bir çekilmeydi .
Sokaktan akıp giden kalabalıktan birilerinin eteğinden çekerek haberin var mı oruçtan diyen bir çekilme…
Orucun hayatın merkezinde olduğu, asıl olanın oruc tutmak, orucun insanları tutması olduğunu ihtar eden bir çekiliş. Oruçluya karşı gayrı Müslim komşusunun bile saygı duyduğu, açıktan yemediği, birlikte iftar yapılabildiği bir iklimi hatırlatan çekilme. Oruçludan oruç tutmayana neden tutmadığını hatırlatırcasına oruçlu oluşunu açığa vurduğu için ayıplanmadığı bir toplumun erdemine bürünerek çekilme.
Hayatın kredi kartlarına, aylık ödemelere göre ayarlandığı günümüzde orucu hatırlatmak ve orucu yaşatmak adına tek geçim kaynağını “piysadan çekme”nin izahı olabilir miydi? Artık bu sorunun cevabını oruç tutanlar bile bilmiyor. Veya bu soruyla yüzleşmekten kaçınıyor. Oysa o simitçi tam da bu nedenle kaçmıyor, çekiliyor; meydanlarda oruca yer açmak için. İnsanların “mabudu para, mabedi banka” olduğu bir çağda ne anlamı olabilirdi bu tavrın. Bu çağda böylesi bir tevekkül anlayışının yeri olabilir miydi?..
Evet, simitçi hala gelmedi; çünkü Ramazan bitmedi henüz.
Piyasadan çekilerek kendi çapında sisteme posta koyuyor. Oruca saygı göstererek toplumsal dayatmaları alt üst ediyordu. Aslında çok tehlikeli bir çığır açıyor; dinin kamusal alanı kuşatmasına yardımcı oluyordu böylece. Toplumsal düzeni değiştirmeye yönelik bir kalkışma olarak bile yorumlanabilirdi. Aslında o sıradan bir müslüman gibi yaşamaya çalışıyordu, ne eksik ne fazla.
Her anlamda paradigmayı parçalıyordu köşebaşındaki simitçi.
aemre@yenisafak.com.tr